Her işittiğimde tüylerimi ürperten tek şehir: Sevilla

Sevilla… Her İşittiğimde Tüylerimi Ürperten Tek Şehir…

Sevilla, hayatımda karşılaştığım en dostane insanların bulunduğu, huzur ve sükunetin bir arada yaşadığı bölge olmasının yanı sıra, sevincimin ve insanlarla iletişimimin rönesans yaşadığı şehir.

Sevilla maceramın başlamasına sebep olan durum okuduğum bölümün (Mütercim Tercümanlık) mecburi Erasmus programıydı. Böylece 2014 senesinin bir Eylül günü kendimi 43 derecelik yakıcı bir güneşin altında, islami mimari eserlerle çevrili olduğum Endülüs’ün tam ortasında buldum… Hem de gitmeden önce hiç yerel halkı, kültürü, tarihi, gastronomisi ve aksanları hakkında bir ön araştırma yapmadığım Endülüs’te… Ismimi ve yaşımı söyleyebilme yeteneği hariç, hakkında hiç birşey bilmediğim İspanyolca’nın ana dil olduğu bir yerde, kimseye şikayet edemeden, eylül güneşinin altında cayır cayır yanıyordum.
17028852_10207916771309499_1591213346_n

Oh, ve tabi ki siestanın orada hala var olduğunu bilmeden… Ne kadar tuhaf ve tembel bir milletti ki bu! Her gün öğlen 14:00 ve 17:00 arası her market, banka ve postahane kapalıydı. Gittiğim üniversitede ise tam bir kaos mevcuttu. Lisansımı yaptığım Londra’nın her daim desteğe ve konuşmaya açık olan profesörleri ile kıyaslandığında, İspanya’daki profesörler her fırsatta peşinden koşturtuyor, yardımcı olmaları için yalvartıyor ve buna rağmen karşılığında alacağınız tek şey küçümseyici bir bakış… “Bunu bilmemesi için ne kadar bilgisiz olması gerekiyor bir insanın!” dermiş gibi.

Toplu taşımaya gelince… Bir roman düğünü kadar gürültülü ve hareketli desem, belki gözünüzde canlandırmanıza yardımcı olurum. Herkes o kadar yüksek sesle konuşuyordu ki yer gök inliyordu. Bağıranlar, çağıranlar, gülenler, şarkı söyleyenler ve hatta ağlayanlar… Aklınıza gelen her duyguya aynı anda canlı şahit olabilmek için, tiyatrodan ziyade, tek seferlik bir Sevilla metrosu yolculuğunu şiddetle tavsiye ederim.

İlk 3-4 hafta yaşadığım kültür şoku sonrasında yavaş yavaş bunları aşmaya, sonrasında bunlara alışmaya ve hatta nihayetinde bunları sevmeye dahi başladım.

İlk başta şehir merkezinden uzakta bulunan okul yurtlarında konakladıktan sonra, bu durumun sosyalleşmeme mani olduğuna karar kılıp, şehir merkezinde, portakal ağaçlarının içinde bulunan 3 katlı, heybetli bir yaz terası olan bir eve, 12 Erasmus öğrencisiyle birlikte yerleştik.

İşte bu Sevilla maceramın başlangıcıydı. Herkesin benim gibi yabancı olması, hepimizin şehri ve yerlilerin yaşam tarzını keşfetme arzusunun yüksek olması anlamına geliyordu. Mağrib Imparatorluğu’nun eski başkentinin bize sunacağı çok fazla güzellik vardı.

Stereotiplerin hala canlı olduğu bir yerdi Sevilla. Sevilla ‘Çile haftası’ gibi dini bayramların; Flamenco dansının; Müslüman krallar için icad edilmiş Alcazar bahçelerinin; ‘Yıldızlar Savaşı’, ‘Arabistanlı Lawrence’, ‘Diktatör’ gibi filmlerin çekildiği o muhteşem ‘İspanya meydanı’nın; ‘Feria de Abril’ festivalinin, dünya standardındaki tapa’ların (yerli mezelerin) yeriydi. Ve genellikle sıcak bir yaz akşamında, Guadalquivir nehrinin kıyısında içeceğiniz Sangria’nın vatanıydı. Orada tabi ki de Altın Kule’nin altında, gerçekleşmemiş aşklarının yasını tutan birkaç Meksikalı gitarlarını çalıp, aşklarını namelere dökecektir.

17077867_10207916771109494_1154604245_nSevilla, riyakarlıktan uzak, gerçek insanların yeridir. Size kızgınlar ise, yeni saçınızı beğenmedilerse, şişman olduğunuzu düşünüyorlarsa, söylediklerinin yersiz olduğunu düşünüyorlarsa, kendilerine hiç bir kelime saklamayacaklardır. Ve buna rağmen sizi olduğunuz gibi seveceklerdir!

Sevilla size hayatın seyahat etmek, gülmek, sevmek, güzel dostluklar kurmak, herşeyi tecrübe edinerek ve insanlarla iletişim kurarak keşfetmekten ibaret olduğunu öğretecektir. Ve bir yabancı dil öğrenmek için bundan daha güzel bir yöntem var mıdır ki? Ben size cevabını vereyim, yoktur!

Sevilla, sen okuldan eve dönerkenki yakıcı güneşin ile; içten ve güleryüzlü insanların ile çaldın kalbimi.Şarkılar ve şiirler bunu defalarca belirtmiştir zaten: “Sevilla’nın özel bir rengi var.”

Cuma akşamları insan kaynayan meydanlarınla çaldın kalbimi. Bazıları kaykaylarını sürerken, diğerleri fayton gezisindeydi. Bazıları ise de ellerindeki meyveli meşrubatlarla akşamı bir bankta oturup sevdiklerinin eşliğinde geçiriyordu.

Altın Kule’nin altında gitar dinleyerek geçirdiğimiz akşamlarla çaldın kalbimi.

Ama herşeyden önce, hiçbir şeyin eksikliğini hissetmediğimiz bir yerde, ömür boyu sürecek olan dostluklarınla kazandın kalbimi.

Güzel anılar, güzel dostluklar! Kalbimde silinmeyecek bir iz bıraktınız.

Görüşmek üzere, Sevilla, mi corazon!